Yeşilçam’ın yıldızıydı öldüğünü bile kimse fark etmedi

Cuma, Ocak 12, 2018, 20:37
Genel kategorisi. Bu mesaja 0 yorum yapıldı.

FaceBookta Payla

Onun öyküsü film olsa büyük olasılıkla izlenme rekorları kırardı. Daha çocuk yaşta keşfedildi. Önce sinemaya adım attı sonra sahnelere. Döneminin en ünlü oyuncu ve dansözlerinden biriydi. Tüm dünya onu seyretti. Saçının bir teline dokunmak için servetler serilirdi önüne. Ama gün geldi şöhreti de gitti serveti de. Hayatında kimsesi yoktu. Bir trafik kazasında öldüğünde cansız bedeni üç gün morgda bekledi. Sonunda beş kişi onu toprağa verdi.

Aslında böyle hikayeler ünlülerin dışarıdan bakıldığında pırıltılı görünen dünyasında öyle çok ki… Bazen şansları kötü gittiği için bazen kendi yanlış adımları yüzünden şöhretin zirvesinden bir anda yalnızlığın ve yoksulluğun en derinine düşen ünlülerin öykülerini okumuşsunuzdur siz de! İşte Yeşilçam’ın bir dönemine damga vuran yıldızların yaşadığı o film gibi hayatlar.

Bir zamanlar, milyonlarca Türk kadınının görüntüsünü taklit etmeye çalıştığı bir yıldızdı Belgin Doruk. İncecik topuklu ayakkabıları, kabarık etekleri, kabarık siyah saçları ve çekik gözleriyle bugün belli bir yaşın üzerinde olan kuşağın idolüydü. O siyah- beyaz Yeşilçam’ın ‘küçük hanımefendisi’ydi…

1952’de henüz bir ortaokul öğrencisiyken Yıldız Dergisi ve İstanbul Film’in açtığı yarışmayı kazanarak sinemaya adım attı. Kariyeri hızlı başladı, birçok filmde rol aldı.

Ayhan Işık ile iyi bir ikili oluşturdu ve birlikte çevirdikleri ‘Küçük Hanımefendi’ serisi çok tutuldu. Melodramların ve duygusal güldürülerin değişmez oyuncusu oldu.

Doruk’un hayatı trajedilerle ve zorluklarla geçti. Kendisinden 30 yaş büyük bir adama, ilk eşi Faruk Kenç’e aşık olup evlendi Doruk. Atlar, köşkler, yatlar, katlar, binbir çeşit kostümler içinde yaşarken başka bir genç adama aşık oldu ve çöküşün başlangıcını yaşadı. İkinci eşiyle oturduğu eve icra memurları geldi. Varını yoğunu alıp götürdüler. O da kızının evinden getirdiği eski koltuklarla idare etti.

İkinci eşinde de aradığı mutluluğu bulamadı Belgin Doruk. Eşinin iş gereği sık sık seyahate çıkması yüzünden kendisini kopkoyu bir yalnızlığın içinde buldu. Doruk 1970’li yılların başında dönemin en ünlü gazinosu Çakıl’da sahneye çıkmaya da hazırlanmış. Ama söyleyeceği şarkının sözlerini unutunca bu hayali de suya düşmüş.

Doruk inişli çıkışlı hayatı boyunca bir çok zorluğa göğüs germek zorunda kaldı. Yaşadığı güçlüklerin etkisiyle aldığı fazla kilolardan kurtulmak için anfetaminli ilaçlar kullandı. Ama bu ilaçlar sinir sistemini alt üst etti. Daha fazla kilo almaya başladı.

Sonradan “dostum oldu” dediği yalnızlığı fazla uzun sürmedi Doruk’un. 26 Mart 1995’te hayata gözlerini yumdu.

Geride eski İstanbul’un Arnavut kaldırımı sokaklarındaki topuk sesleri ve çoğu siyah- beyaz filmleri kaldı.

15 Mayıs 1944’te Mersin’de dünyaya gelen Birol Işın’ın filmlere konu olacak bir yaşam öyküsü var. Küçük yaşta ailesini yitirince akrabalarının yanında kalan Işın sinemayla, Adana’ya çekim için giden bir film ekibi sayesinde tanıştı.

Gördüklerinden etkilenince film yıldızı olmak için 1958 yılında İstanbul’a geldi. Hem de yaya olarak.

Henüz 15 yaşında olan Işın, soluğu Beyoğlu’nda bir otelde aldı. İstanbul’a gelişinin hemen ertesi günü bir film şirketinin kapısında bekleyip sete giden bir minibüse gizlice bindi. Bu deneyim onun sinemanın büyüsüne iyice kapılmasına yol açtı. 1968 yılında Türkiye’de ilk yerli fotoromanı yayınlayan Birol Işın, Eziliş ve Diriliş gibi filmleri yönetti.

Işın’ın trajedisi aslında yıllar önce başladı. Oğlu Finlandiya’ya kızı da Almanya’ya yerleşen Işın eşinden de ayrılınca bunalıma girdi. Ekonomik durumu da kötüye giden Işın 2005 kışında sokakta donmak üzereyken bulundu.

Ona Kayışdağı Darülaceze Müdürlüğü’nü sahip çıktı. 2007’de Yaşam Evleri projesi kapsamında Beyoğlu Sururi Mahallesi’ndeki bir apartmanın giriş katındaki evine yerleştirildi. Kızı arayıp bulamayınca polise haber verdi ve cansız bedeni bulundu.

Toprağa verildiğinde cenaze töreninde sadece 10 kişi vardı.

Hayatı fırtınalarla geçen, figüranlıktan zirveye ulaşan Cahide Sonku, bastığı yerlere halı serilen, ayakkabısından şampanya içilen sinemamızın ilk starıydı.

Parasının kıymetini bilmedi, har vurup harman savurdu.

Ve buna alkol tutkusu da eklenince sonunda sokaklarda kalacak kadar göz yaşartan bir yoksulluğun pençesine düştü.

Cahide, 18 Mart 1981’de, bugün Pera Palas’ın karşısında olan ve yıllar sonra onun anısına açılan ‘Cahide’s Restoran’ın bulunduğu yerde kör kütük sarhoş hayata veda etti. Öldüğünde 65 yaşındaydı.

Hayat öyküsü da soyadı gibi bitti…1925’de Diyarbakır’da doğan Sami Hazinses, ilkokuldan sonra çalışmak için İstanbul’a geldi. 1953’de Mahir Canova’nın yönettiği ‘Kara Davut’ filmindeki rolle sinemaya başladı.

Sonraki yıllarda çevirdiği filmlerle rolleri büyüyen Hazinses, Türk sinemasının unutulmaz komedi sanatçıları arasına girmeyi başardı. Hazinses, oyunculuğunun yanı sıra güfte ve beste çalışmaları da yaptı.

Son yıllarında sefaletin kucağında olan sanatçı, Göztepe Semiha Şakir Huzurevi’ndeydi. 2002’nin ağustos ayında hayata gözlerini yalnızlık içinde yumdu.

Hülya Tuğlu’nun öyküsü de bir Yeşilçam melodramı olabilecek türdendi. Sessiz sedasız yaşadı, bir çok filmde yardımcı roller için kamera karşısına geçti… Hiçbir zaman spot ışıklarının üzerine çevrildiği bir yıldız olmadı.. Kariyerini istikrarlı ama sakin bir biçimde sürdürdü.

Sonunda da tıpkı yaşadığı gibi sessiz sedasız bu dünyaya veda etti… Ölümü ise gazetelerde tek sütuna bir kaç satırlık haber oldu…

Dile kolay tam 41 yıldır Yeşilçam’ın içindeydi… Belki Yeşilçam’ın en parlak yıldızlarından biri olmamıştı. Ama sarı saçları, mavi gözleri ve elbette yeteneğiyle bir dönemin aranılan yardımcı oyuncularından biriydi.

Kimi zaman sinema filmleri için kamera karşısına geçti, kimi zaman TV dizileri için.

Küçük Sevgilim, Sinderella Külkedisi, Ekmekçi Kadın gibi filmlerde rol aldı Tuğlu.. 2004’te Melekler Adası, 2006’da Kaybolan Yıllar, 2007’de de Vazgeç Gönlüm adlı TV dizileriyle ekrana geldi.

2012 yılında son nefesini verdi Hülya Tuğlu. Türk sinemasının sessiz kahramanlarından biriydi, bu dünyadan göç edişi de tıpkı meslek yaşamındaki gibi sessiz sedasız oldu.. Hülya Tuğlu, Feriköy Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı..

Yeşilçam’ın trajik öykülerinden birinin kahramanı da Serpil Örümcer. 1967’de Milliyet’in düzenlediği güzellik yarışmasında birinci olduğunda henüz 14 yaşındaydı Örümcer. Bacaklarının güzelliğiyle dikkat çeken ve “Bayan Bacak” olarak anılan Örümcer, bir yıl mankenlik yaptı. Bu sırada unutulmaz Samanyolu şarkısıyla zirvede bulunan, dönemin ünlü sanatçısı Berkant’la tanıştı. Bir süre sonra onunla evlendi.

Ama bir süre sonra Berkant’ı terk etti. Artık öylesine ünlüydü ki… Ayakkabısından rakı içen bile vardı.

Örümcer iki evlilik daha yaptı. Cengiz Kartal’la 1989-1990 yılları arasında süren evliliği bittiğinde neyi var neyi yok satmıştı. Batman’da gayriresmi 4 eşi ve 11 çocuğu bulunduğunu sonradan öğrendiği işadamı Hasan Ölük’le yaptığı üçüncü evlilik, Örümcer’e göre hayatının ikinci büyük hatasıydı. Bir günlük konser için gittiği Batman’da 10 gün kalınca tanıştığı Hasan Ölük, evlendikten sonra işkenceye başladı. Raporlar alıp mahkemelerde günler geçiren Serpil Örümcer, bu evlilikten güçlükle kurtuldu.

Ancak artık, yaşamını süsleyen neon ışıklarının yerini, çöpleri aydınlatan sokak lambaları almıştı. Çöplerden topladığı káğıt ürünlerini satarak geçimini sağlıyordu.

Örümcer, geçmişin parlak günlerinden uzakta sakin ve gözlerden uzak bir yaşam sürüyor şimdi.

Tıpkı Belkıs Özener gibi, Yeşilçam’da birçok filme sesini veren ses sanatçısı Sevim Şengül, 1938’de İstanbul’da doğdu.

Özellikle 60’lı yıllarda İstanbul sahnelerinde fırtına gibi esti. Türk müziği ve fantezi türü şarkılarla çok sevildi. ‘Bar Kızı’, ‘Bana Derler Fosforlu’, ‘Veda Busesi’ gibi filmlerde Türkan Şoray’ın okuduğu şarkılara sesini verdi.

 

Ama yoksulluk uçurumuna düşen ünlüler gibi, önce işini, sonra sağlığını yitirdi. Son günlerini hayranlarından birinin evine sığınarak geçirdi. En son Bursa Devlet Hastanesi morgunda yapayalnız kaldı. 1999’un ağustos ayında birkaç yakını tarafından toprağa verildi.

1950’lerde ve 60’ların başında Türk sinemasında fırtına gibi esen komedyen karakter oyuncusu Suphi Kaner, çeşitli sorunlarla iç içe yaşarken, aşırı duyarlı kişiliği nedeniyle alkole bağımlı oldu.

Alkol yüzünden dönemin Prodüktör Cemiyeti ortak karar alarak ona kimsenin iş vermemesini sağladı. Düştüğü yoksulluk ve bunalım çukurunda daha fazla duramadı ve 1963 Ağustos’unda intihar ederek hayata veda etti. Öldüğünde cebinde 15 lirası vardı. Daktilo makinesi de 50 liraya rehindeydi.

Onun öyküsünü bir film olsa belki de milyonlarca kişiyi salonlara çeker ve gözyaşlarına boğardı. Küçücük yaşında keşfedilip sinemaya adım attı, adını tarihe “efsane dansöz” olarak yazdırdı.

Yaşlı kadın bir yakınının arabasında geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitirmişti. Cenazesini buz gibi morga getirdiler. Kimlik tespiti için günlerce bekletildi.

Ama ne arayan oldu yaşlı kadını ne soran… Ta ki bir genç gelip onu tanıyana kadar. İşte o zaman yaptığı “ateş dansı” ile bir dönem sahnelerde ve Yeşilçam’da fırtına gibi esen Özcan Tekgül’ün trajedisi gün ışığına çıktı.

Döneminin magazin basınının peşinde koştuğu ünlülerden biriydi Tekgül. Güzelliğini sergileyen fotoğrafları ile erkeklerin başını döndürdü. Öyle ki ona “cihan yandı dilber” derler, saçının tek teline dokunabilmek için servetlerini ayaklarına sererlerdi. 1980 yılında Kültür Bakanlığı tarafından kendisine Onur Belgesi verilmesi,tartışmalara yol açtı.

Sonra devir değişti. Tekgül yavaşça köşesine çekildi. Artık onu ne arayan vardı ne soran. Hiç evlenmemiş, yuva kurmamıştı. Bu yüzden babasından kalan maaş ile geçinmeye çalıştı. Hatta baba yadigarı evi satıp kıt kanaat yaşamaya başladı.

Ondan geriye Yaşlı Gözler, Garipler Adası, Basmacı Güzeli, Kadifeden Kesesi, Hicran Yarası, Çadır Gülü’nün de bulunduğu çok sayıda film kaldı. Bir de trajik bir yaşam öyküsü.

KAYNAK : hürriyet.com.tr













Yorum Yaz


.