Sağlıklı bilinen 8 gıdanın arkasındaki büyük tehlike!

Pazartesi, Mayıs 30, 2016, 18:42
Sağlık kategorisi. Bu mesaja 0 yorum yapıldı.

FaceBookta Payla

Gıda Teknikeri ve Diyetisyen Yunus Kapar, Türkiye’de piyasalara giren yerli sandığımız yabancı besinleri ve GDO’lu 8 besini inceledi.

Sağlık açısından faydalı olduğu düşünülen birçok besinin perde arkasında yatan tehlikeleri Diyetisyen Yunus Kapar, şöyle özetledi: “Bildiğiniz üzere gıda endüstrisi gittikçe büyüyen ve gelişen bir sektör ve gittikçe daha az maliyet ile daha çok üretim yapabilmek adına çoğu zaman maliyeti kısıp daha az sağlıklı ürünler üretebiliyorlar. Dev fabrikalar kuruluyor ve devasa boyutlarda ham madde işlenip piyasaya sürülüyor. Gıda endüstrisi ve yaşam standartları geliştikçe sağlığımız tehlikeye girebiliyor.

Eskiden gıdalara hem ekonomik anlamda hem de lojistik olarak. Bunun bilincine varanlar “kazanç kesimi” iki noktada kendilerini geliştirdi ve sağlıklı beslenmedeki kriterlere gözlerini yumdu diyebiliriz. 60’lı, 70’li yıllarda çocukluğunu yaşamış bireylere sorduğunuzda herkes yabancı marka içeceklere ulaşamazken öte yandan 80’li ve 90’lı yıllardaki çocukluk hatırlarında ise biraz daha gelişmiş bir gıda yelpazesi ile karşılaşabilirsiniz Ancak yine de 2016’da ki kadar hızlı ve kolay ulaşılabilen ürünler yok. Mesela; manavlarda öyle kolay kolay mantar, kivi, ananas ve muz gibi ürünlere ulaşamazdınız. Şimdi ise mangosundan avakadosuna, esmer pirincinden soya fasulyesine, kajusundan Amerikan bademine ve kinoasından chia tohumuna kadar her şeye ulaşıyoruz. Ulaşıyoruz ulaşmasına da acaba bu ürünlerin genetiği ile oynamış olabilirler mi? Ya da bu ürünler denildiği gibi gerçekten sağlığımız için efsane derecede sağlıklılar mı?

GDO’lu ürün ekim alanı 20 yılda 71 kat arttı

1996 yılında dünya ticaretine hızlı bir şekilde giren “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” kendisi ile birlikte birçok tartışmaları da birlikte getirdi. Genetiği değiştirilmiş ürün endüstrisi artarak yaygınlaştı. Dünyada GDO’lu ürünlerin ekim alanı 1996’da 1,7 milyon hektar iken 2000 yılında 44,2 milyon hektara çıkmıştır. 23 ülkede yapılan bir araştırmada ise 2007 yılındaki ekim alanı, toplam 143 milyon hektar olduğu belirtilmiştir.

Marketlerimizde, pazarlarımızda dolayısıyla mutfağımızda bulunan besinler hakkında tüketicilerin eksik bildikleri konulara ışık tutalım dedik.

Bademin standart boyutu olmaz

Sizden badem almaya gittiğinizde satıcıya “Bana yerli badem verebilir misiniz?” diye sormanızı rica ediyorum. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanların alacakları cevap şudur: “Yok ki”.

Evet, aynen öyle. Yerli badem üretimimiz tüketimimize göre neredeyse yok denecek kadar az. Zaten üretilende daha tazeyken neredeyse çağla olarak tuza bandırılıp tüketiliyor.

Resimlerde gördüğünüz bademlerin soldaki olanı topraklarımızda yetişen yerli bademdir, hiçbiri aynı boyutta değildir. Bazıları kabuğundan ayrılırken kırılabilir çünkü kabuğu, doğası gereği insan eliyle kırılabilen bir kabuk değil. Çekiç yardımıyla veya sert bir cisimle kırıldığından yarıklar mevcut olabilir. En önemlisi arasında bazen acımtırak olan acı bademe denk gelebilirsiniz.

Amerikan bademinde ise, standart boyuta sahip bademler sizleri görüntüleri ile cezbetmekle kalmıyor çok çabuk kırılabilen bir kabuğa sahipler. 5 yaşındaki bir çocuk dahi iki parmağını kullanarak rahatlıkla kırabilir ve en ilginci hiç acısına denk gelmezsiniz Rahat rahat son tanesine kadar tüketebilirsiniz çünkü hepsi tatlıdır.

Bu kadar ceviz Türkiye’de var mı?

“Yerli ceviz mi tüketiyoruz, ithal mi?” sorularını duyar gibiyim. Ben söyleyeyim: Ülkemizde özellikle nüfus yoğunlunun yüksek olduğu bölgelerdeki mevcut tüketimimizin yaklaşık yüzde 80-90 civarı ithal cevizdir. Üretilen toplam ceviz içi, bayram sezonlarındaki dev zincileri olan baklava üreticilerinin tedarik ettikleri miktara dahi eş değer değildir.

Ülkemizde Amerika başta olmak üzere Kırgızistan, Ukrayna ve Bulgaristan gibi ülkelerden kabuklu ve kabuksuz ceviz içi ithalatı mevcut; yani yerli ceviz tüketmiyoruz. Tıpkı bademdeki gibi hemen kırılabilen ilginç yapıları ve fiyatları cep yakan bembeyaz cevizler, evlerimize dolayısıyla midemize girmeye başladı.

Enerji kaynaklarına harcanan mısırda GDO tehlikesi
Son zamanlarda hakkında en sık GDO söylentilerini duyduğumuz bir besin de mısır. Ülkemizde üretimimiz var ancak özellikle patlatmak için kullanılan “cin mısırı” ve haşlanmış olarak satılan mısırlar, aslında ülkemize Güney Amerika’dan ithal olarak gelmekte. Hakkında bunca söylentiler olmasının sebebi son yıllarda petrolün azalma endişesi ile dünya devlerinin yeni enerji arayışına girmesi ve sonucunda biyoyakıt olarak mısırı kullanmaları.

Ekonomide önemli gelir kaynağı sayılan, enerji kayaklarına ciddi faydaları olan biyoyakıt üretimine daha çok ham madde sağlanması için de mısırda birtakım genetik modifikasyonlara gidiliyor.

Pul biber yağlı ve tuzlu olmaz!

Pul biber toplumumuzun vazgeçilmezlerinden ve kullanımı da özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgeleri başta olmak üzere İç Anadolu bölgesi ve Marmara bölgelerinde yüksek. Gerek aroması gerek lezzetiyle sofralarımızın vazgeçilmezi. Dikkat edilmesi gerekilen husus ise, piyasada birkaç farklı üretim metoduyla üretilmiş pul biberler ile karşılaşılması. Üretim aşamaları içeriğinde kullanılan malzemeler, ürünü sağlık açısından pozitif veya negatif anlamda etkileyebileceğinden iki farklı türdeki pul biberi karşılaştırdık:

Soldaki pul biber aktar ve baharat piyasasında ipek veya saf olarak bilinen pul biberidir ve üretiminde biberin çekirdeği, içindeki damarları ve içeriğinde kullanılmaması gereken posası bulunmaz. Yağsız ve tuzsuzdur.

Sağdaki ise yağlı yaprak pul biberdir. İçeriğinde bitkisel rafine mısır yağı veya ayçiçeği yağı ile karşılaşabilirsiniz Üreticiler tuz ve yağı raf ömrünü uzatmak maksatlı kullandıklarını söyleseler de asıl hedef, aslında maliyeti düşük olan tuz ve yağı ekleyerek görüntü ile lezzet kazandırıp kilogram başına düşen fiyatı azaltıp daha çok kâr oranı sağlamak. Yani daha düşük maliyetli yüksek sürümler elde etmek.

Kuru kayısıda kükürt!

Solda gördüğünüz kayısı “esmer gün kurusu kayısı”, sağdaki ise rengini koruyabilmesi için kükürt kullanılan kurutulmuş kayısıdır. Ancak Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliğine göre kilogram başına kabul edilebilir en yüksek kükürt miktarı 2000 mg/kg’dir.

2016 yılında Harran Tarım ve Gıda Bilimleri Dergisi’nde yayınlanmış bir araştırmaya göre araştırmacılar; Malatya, Elazığ, Adıyaman ve Şanlıurfa illerindeki market ve pazarlardan kuru kayısı örnekleri tedarik edilmiş ve içeriğindeki kükürt miktarları saptamıştır. Bu araştırmaya göre; market ve pazarlardan tedarik edilen 43 adet kuru kayısıda kükürdioksit analizleri yapılmıştır. Örneklerin 17 adedinde yasal limitlerin yüzde 40 üzerinde kükürtdioksit bulunmuştur.

RASFF (Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi) tarafından raporlanan tonlarca kurutulmuş kayısı vardır. Amerika, Avrupa Birliği ve diğer ihracat yaptığımız ülkeler kükürtün sağlık üzerine olumsuz etkilerinden dolayı kükürt seviyelerine sınırlama getiriyor ve bu ürünleri kabul etmiyor. İhraç edilemeyen ürünler, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yönetmeliğine göre ediliyor. Peki ihracata çıkmayan veya bakanlığın denetimine yakalanmayan ürünler? Maalesef çarşıda, pazarda ve markette karşınıza çıkabilir ve tüketebilirsiniz.

Bilinçsiz üretim kurbanı: Kuru incir

Kuru incir ,çoğumuzun vazgeçilmezidir. Ancak kuru incirimizinde en büyük sorunlarından biri maalesef alfatoksindir. Doğrudan insan tüketimine sunulan kurutulmuş meyveler için alfatoksin B1 limiti 8 µg/kg ve toplam aflatoksin limiti ise 10 µg/kg olarak belirlenmiştir. İçeriğindeki alfatoksin miktarındaki yüksekliğin temel sebebi, bilinçsiz ve eğitimsiz üretimdir.

Resimdeki incirlerin farkı ise soldaki dalında kurutulmuş natural dağ inciri, sağdaki ise taze iken toplanıp fabrikasyon sistemiyle üretilmiş sıralı veya yıkanmış olarak adlandırılan incirdir. Alfatoksin görülme sıklığı ise sağdaki incirde mevcuttur. İhracatta kayısı için izlenen yollar, kuru incirde de aynı. İhraç edilmeyen veya edilemeyen incirlerin sofralarımıza girme riski, maalesef çok yüksek.

Fiyat farkı nar ekşisinin kalitesini nasıl etkiliyor?

Piyasada fiyatları arasında uçurumlar olan çeşitli nar ekşileri görebilirsiniz, kiminin kilogram fiyatı yüzlerce Türk lirasını bulurken kiminin kilogram fiyatı ise 5-10 Türk lirasına kadar düşebiliyor. Haliyle bu durumla karşılaştığınızda şu soruyu sorabilirsiniz: “İkisi de nardan elde edilmiş nar ekşisiyse neden fiyatları bu kadar farklı?”

Sebebi, ucuz olan ürünlerde yüzde 3’lere kadar düşen ham madde yani yüzde 3 nar bulunmasıdır. Peki geriye kalan yüzde 97’si nedir? Cevabı çok basit; glikoz gibi katkı maddeleri.
Bakanlık konuyla ilgili aldığı kararı uygulamaya geçirdi ve çok da güzel oldu ama henüz etiket okuma alışkanlığımız tam manasıyla yerleşmediği için çok az kişi bunun farkında. Aslında alışveriş noktalarından aldığınız nar ekşisinin üzerini dikkatlice okursanız “Nar Aromalı Sos” ibaresinin bulunduğunu fark edebilirsiniz. Özellikle diyabetik hastaların ve diyet yapan bireylerin orijinal olmayan nar ekşisi tüketiminde dikkatli olması, sağlık açısından çok önemli.

Renkli ve canlı görünen cevizli sucuklara dikkat!
Nar ekşisinde yaşanan durumun aynısını pestil ve cevizli sucuklarda da görebilirsiniz. Aralarındaki fiyat, görüntü ve lezzet farklılıkların tek bir sebebi var: Glikoz ve katkı maddeleri kullanımı. Görsele önem veren bir topluluk olduğumuz için doğal olarak parlak ve ucuz olanı tercih ediyoruz ama oysaki katkısız olanı tercih etmememiz sağlığımız açısından daha faydalı.”

KAYNAK : f5haber.com













Yorum Yaz


.